Dış işlerimizi ve mensuplarını, büyüdüğüm ortam itibariyle, 35 yıldır takip eden birisi olarak kesinlikle söyleyebilirimki, diplomatik misyonlarımız, artık çok daha net, çok daha pragmatik davranışlar sergiliyorlar. Zaten işin özünde de diplomasi devlet politikasının, o an ihtiyacı olan konularda istenilen pragmatismi yerine getirmesidir, yoksa devlet adına ve yerine politika geliştirmek ‘monşer' diplomatlarımızla tarih olmuştur.
Yeni nesil diplomatlarımızın çalışmalarının popüler terimle ‘milli ve yerli'leşme çabalarımıza yardım ettiğini düşünsemde, yakın tarihimizden beri beceremediğimiz ‘yumuşak güç' ve ‘kamu diplomasisini' kullanamama durumumuz halen aynı.
Ancak yeni küresel düzende artık Edirne dışına çıkan herkes, aynı zamanda elçimiz olmakla mükellef.
Bu durumu bu hafta yaşadığımız - biri küçük, biri büyük, biri daha da büyük- üç konuyla ele almak istedim.
Suudi Arabistan hükümeti, uzun süredir uyguladığı ‘ezotorik' ticari Türk Malı ambargosunu geçtiğimiz haftada biraz daha belirgin hale getirdi. Şu aralar bazı dükkanlarda ‘Türk Malı - Dokumayın' işaretleri görmek mümkün. Bu tarz davranışlar; hem Dünya Ticaret Örgütünün kural ve kanunlarına net aykırı hareketler hemde cezai işlem gerektirir.
Ancak okuyabildiğim kadarıyla ne Ticaret Bakanlığı, ne TİM, ne TOBB'un ne de herhangi bir meslek örgütünün konuyla ilgili özellikle DTÖ nezdinde bir girişimi, tabiri caizse yaygara kopardığı yok. %100 haklı olduğumuz, DTÖ eliyle, Türkiye ye karşı yürütülen kampanyalarda, kaleyi yıkamasakta delik açabileceğimiz bir şans daha kaçıyor.
İkinci konu beni daha da derinden etkileyen ve üzen bir konu. Bundan tam 37 yıl önce Yunan hükümeti, tabasında bulunan hiçbir diğer azınlığa uygulamadığı bir yaptırımı İskeçe Türk Birliğine (İTB) uyguladı, ve isminde geçen ‘Türk' isminden dolayı, derneği kapattı tabelasını söktü. O günden beri, her türlü haksızlık ve hukuksuzluğa direnen soydaşlarımız, Yunanistanda tam 25 yıl boyunca suratlarına kapanan hiçbir kapıdan yılmadı, usanmadı. Lozan anlaşmasından, Avrupa insan Hakları sözleşmesinden doğan doğal haklarına rağmen bir adım ilerleyemediler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İTB bin 2005 yılında yaptığı başvuruyu 2008 yılında OY BİRLİĞİyle haklı buldu, ve Yunan hükümetine İTB'ye tüm haklarını iade etmesini emreden mahkeme kararını açıkladı. ‘Emreden' diyorum çünkü, Yunanistan AİHM in kararlarına uymakla yükümlü. Ancak 12 yıldır mahkeme karırına uymayan Yunan hükümeti, konudan yılmayan soydaşlarımızı bu sefer AİHM kararını uygulamamak için mahkeme, mahkeme dolaştırdı. Konu 12 yıl sonra, Yunan hukuk sisteminde son nokta olan yargıtayına (Arios Pagos) intikal etti: 16 Ekim Cuma günü karar öncesi son duruşma yapıldı. Duruşmaya İTB ve Trakya Dernekleri Federasyonu yetkilileri başta, Yunan parlamentosundan üç Türk azınlık milletvekili katıldı. Türk dış işleri mensupları YOK, Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar yetkilileri YOK, Türkiyedeki parti temsilcileri YOK. Türkiyeden STK YOK. Türk medyası YOK YOK YOK.
Benim sosyal ve ana medya ilgi alanım daha çok yurtdışıdır. Son bir ayda katıldığım tüm yurtdışı programlarda Azerbaycan daki durumla ilgili haklılığımızı ortaya koymaya başladığım anda bir bahaneyle yayın erken kesildi ve hayatımda ilk defa Twitter hesabım (İngilizce olan) 4 defa askıya alındı.
Haberlere bakıyorsunuz, ermeni lobisi Fort Lee (New Jersey, ABD'de küçük bir kasaba) belediye meclisinden tutunda, ABD senatörlerine kadar birçok kişi ve kuruluşa, komple yalanda olsa açıklama yaptırıyorlar. Hatta son olarak Mercury Public Affairs isimli, Devletimize çalışan lobi firması, ermeni lobisinden gördüğü baskılardan dolayı yıllık bir milyon dolarlık kontratını tek taraflı iptal etti.
Kendi açılarından da doğrusunu yapıyorlar ve bunu %100 haksızken becerebiliyorlar. Bu konuda takdiri hak ediyorlar. Bunu sadece ABD olan sayısal ve parasal güçlerine yoran her kim varsa, hayatının yarısını ABD de, onunda ciddi bir kısmını ABD siyasetinde geçiren birisi olarak söyleyebilirimki bu sadece bahanelerin arkasına sığınmaktır.
Üçüncü ve son konu ise, en vahimi. Vahim diyorum çünkü konunun merkezinde yılların tecrübeli ve liyakatli diplomatı Volkan Bozkır var. Aslında Sn. Bozkır'ın Azerbaycanla ilgili ciddi efor sarf edip etmediğine bakmak aklımın ucundan bile geçmemişti. Ancak geçen hafta BM genel sekreteri Antonio Guterres tamamiyle olmasada Azerbaycanın uğradığı ciddi haksızlığa değinen bir demeç yayınlayınca, aklıma BM 75. dönem başkanı Sn. Bozkır neler demiş, neler yapmış bakıyım dedim. Hakikaten inanamayarak anladımki 75. dönem BM başkanımız, TBBM üyemiz tek bir kelime etmemiş. Tek bir paylaşım yapmamış. BM in en üst ismi bile konuya değinirken, temsili ismi Sn. Bozkır'dan çıt yok. Ne resmi başkanlık hesabından, ne de şahsi hesabından. Dün New York belediye başkanı kendisine randevu vermediği için bile, BM resmi antetli kağıdıyla konuyla ilgili “üzüntüsünü” belirten Sn. Bozkır, Azerbaycan'la ilgili tek bir twit bile atmamış. Garip, üzücü ve düşündürücü.
Kamu diplomasisini, yumuşak güçlerinizi kullanarak yapmazsanız kaybedersiniz.
Bunu her seferinde yapmazsanız kaybedersiniz.
Bu işin az önemlisi, çok önemlisi yoktur, böyle davrandığınızda kaybedersiniz.
Siz kendi kamu diplomasisi stratejinizi, sadece hayati konularda devreye sokarsanız kaybedersiniz, bu bir kerelik değil, her kerelik bir stratejidir.
Geçen Cuma Atina'daki mahkemenin önünde, büyükelçimiz olsaydı, milletvekillerimiz, partilerimizin yetkilileri, medyamız, onların zorlada olsa getirdikleri meslektaşları olsaydı kötü mü olurdu?
İslamafobik ve Türkofobik Avrupa'da belki hiç bişey değişmezdi, ama emin olun Doğu Akdeniz'deki (bu örnekten gittiğim için söylüyorum) hidrokarbonların paylaşımı konusunda masadaki oturuşumuz hem Yunanistan'a, hemde AB'ye karşı farklı olurdu.
Bir notta CHP ve İP'e. Sabah, akşam eleştirdiğiniz iktidarın yerine gelmek hayaliyle yaşadığınız retoriği içerisinde, hadi milletvekili, parti mensubu yollamadınız, Avrupa'da ve Amerika'da bulunan resmi temsilcilikleriniz yoluyla bir hareket yapmadınız, konuyu Sosyalist Enternasyonele taşımadınız, bir bildiri dahi yayınlamadınız.
SON NOT: Başarılı stratejiyi de şöyle özetlemek mümkün. Ayak parmağımıza kıymık batsa, bacağımız kökünden kopmuş gibi bağırmak, çağırmak, yaygara koparmak. Etik olmayabilir. Ama Post-truth dünyada oyunun kuralı bu.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
Hür Haber
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Onur Erim
Yumuşak Güç-Kamu Diplomasisi-Kaçan Fırsatlar
Dış işlerimizi ve mensuplarını, büyüdüğüm ortam itibariyle, 35 yıldır takip eden birisi olarak kesinlikle söyleyebilirimki, diplomatik misyonlarımız, artık çok daha net, çok daha pragmatik davranışlar sergiliyorlar. Zaten işin özünde de diplomasi devlet politikasının, o an ihtiyacı olan konularda istenilen pragmatismi yerine getirmesidir, yoksa devlet adına ve yerine politika geliştirmek ‘monşer' diplomatlarımızla tarih olmuştur.
Yeni nesil diplomatlarımızın çalışmalarının popüler terimle ‘milli ve yerli'leşme çabalarımıza yardım ettiğini düşünsemde, yakın tarihimizden beri beceremediğimiz ‘yumuşak güç' ve ‘kamu diplomasisini' kullanamama durumumuz halen aynı.
Ancak yeni küresel düzende artık Edirne dışına çıkan herkes, aynı zamanda elçimiz olmakla mükellef.
Bu durumu bu hafta yaşadığımız - biri küçük, biri büyük, biri daha da büyük- üç konuyla ele almak istedim.
Suudi Arabistan hükümeti, uzun süredir uyguladığı ‘ezotorik' ticari Türk Malı ambargosunu geçtiğimiz haftada biraz daha belirgin hale getirdi. Şu aralar bazı dükkanlarda ‘Türk Malı - Dokumayın' işaretleri görmek mümkün. Bu tarz davranışlar; hem Dünya Ticaret Örgütünün kural ve kanunlarına net aykırı hareketler hemde cezai işlem gerektirir.
Ancak okuyabildiğim kadarıyla ne Ticaret Bakanlığı, ne TİM, ne TOBB'un ne de herhangi bir meslek örgütünün konuyla ilgili özellikle DTÖ nezdinde bir girişimi, tabiri caizse yaygara kopardığı yok. %100 haklı olduğumuz, DTÖ eliyle, Türkiye ye karşı yürütülen kampanyalarda, kaleyi yıkamasakta delik açabileceğimiz bir şans daha kaçıyor.
İkinci konu beni daha da derinden etkileyen ve üzen bir konu. Bundan tam 37 yıl önce Yunan hükümeti, tabasında bulunan hiçbir diğer azınlığa uygulamadığı bir yaptırımı İskeçe Türk Birliğine (İTB) uyguladı, ve isminde geçen ‘Türk' isminden dolayı, derneği kapattı tabelasını söktü. O günden beri, her türlü haksızlık ve hukuksuzluğa direnen soydaşlarımız, Yunanistanda tam 25 yıl boyunca suratlarına kapanan hiçbir kapıdan yılmadı, usanmadı. Lozan anlaşmasından, Avrupa insan Hakları sözleşmesinden doğan doğal haklarına rağmen bir adım ilerleyemediler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İTB bin 2005 yılında yaptığı başvuruyu 2008 yılında OY BİRLİĞİyle haklı buldu, ve Yunan hükümetine İTB'ye tüm haklarını iade etmesini emreden mahkeme kararını açıkladı. ‘Emreden' diyorum çünkü, Yunanistan AİHM in kararlarına uymakla yükümlü. Ancak 12 yıldır mahkeme karırına uymayan Yunan hükümeti, konudan yılmayan soydaşlarımızı bu sefer AİHM kararını uygulamamak için mahkeme, mahkeme dolaştırdı. Konu 12 yıl sonra, Yunan hukuk sisteminde son nokta olan yargıtayına (Arios Pagos) intikal etti:
16 Ekim Cuma günü karar öncesi son duruşma yapıldı. Duruşmaya İTB ve Trakya Dernekleri Federasyonu yetkilileri başta, Yunan parlamentosundan üç Türk azınlık milletvekili katıldı. Türk dış işleri mensupları YOK, Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar yetkilileri YOK, Türkiyedeki parti temsilcileri YOK. Türkiyeden STK YOK. Türk medyası YOK YOK YOK.
Benim sosyal ve ana medya ilgi alanım daha çok yurtdışıdır. Son bir ayda katıldığım tüm yurtdışı programlarda Azerbaycan daki durumla ilgili haklılığımızı ortaya koymaya başladığım anda bir bahaneyle yayın erken kesildi ve hayatımda ilk defa Twitter hesabım (İngilizce olan) 4 defa askıya alındı.
Haberlere bakıyorsunuz, ermeni lobisi Fort Lee (New Jersey, ABD'de küçük bir kasaba) belediye meclisinden tutunda, ABD senatörlerine kadar birçok kişi ve kuruluşa, komple yalanda olsa açıklama yaptırıyorlar. Hatta son olarak Mercury Public Affairs isimli, Devletimize çalışan lobi firması, ermeni lobisinden gördüğü baskılardan dolayı yıllık bir milyon dolarlık kontratını tek taraflı iptal etti.
Kendi açılarından da doğrusunu yapıyorlar ve bunu %100 haksızken becerebiliyorlar. Bu konuda takdiri hak ediyorlar. Bunu sadece ABD olan sayısal ve parasal güçlerine yoran her kim varsa, hayatının yarısını ABD de, onunda ciddi bir kısmını ABD siyasetinde geçiren birisi olarak söyleyebilirimki bu sadece bahanelerin arkasına sığınmaktır.
Üçüncü ve son konu ise, en vahimi. Vahim diyorum çünkü konunun merkezinde yılların tecrübeli ve liyakatli diplomatı Volkan Bozkır var. Aslında Sn. Bozkır'ın Azerbaycanla ilgili ciddi efor sarf edip etmediğine bakmak aklımın ucundan bile geçmemişti. Ancak geçen hafta BM genel sekreteri Antonio Guterres tamamiyle olmasada Azerbaycanın uğradığı ciddi haksızlığa değinen bir demeç yayınlayınca, aklıma BM 75. dönem başkanı Sn. Bozkır neler demiş, neler yapmış bakıyım dedim. Hakikaten inanamayarak anladımki 75. dönem BM başkanımız, TBBM üyemiz tek bir kelime etmemiş. Tek bir paylaşım yapmamış. BM in en üst ismi bile konuya değinirken, temsili ismi Sn. Bozkır'dan çıt yok. Ne resmi başkanlık hesabından, ne de şahsi hesabından. Dün New York belediye başkanı kendisine randevu vermediği için bile, BM resmi antetli kağıdıyla konuyla ilgili “üzüntüsünü” belirten Sn. Bozkır, Azerbaycan'la ilgili tek bir twit bile atmamış. Garip, üzücü ve düşündürücü.
Kamu diplomasisini, yumuşak güçlerinizi kullanarak yapmazsanız kaybedersiniz.
Bunu her seferinde yapmazsanız kaybedersiniz.
Bu işin az önemlisi, çok önemlisi yoktur, böyle davrandığınızda kaybedersiniz.
Siz kendi kamu diplomasisi stratejinizi, sadece hayati konularda devreye sokarsanız kaybedersiniz, bu bir kerelik değil, her kerelik bir stratejidir.
Geçen Cuma Atina'daki mahkemenin önünde, büyükelçimiz olsaydı, milletvekillerimiz, partilerimizin yetkilileri, medyamız, onların zorlada olsa getirdikleri meslektaşları olsaydı kötü mü olurdu?
İslamafobik ve Türkofobik Avrupa'da belki hiç bişey değişmezdi, ama emin olun Doğu Akdeniz'deki (bu örnekten gittiğim için söylüyorum) hidrokarbonların paylaşımı konusunda masadaki oturuşumuz hem Yunanistan'a, hemde AB'ye karşı farklı olurdu.
Bir notta CHP ve İP'e. Sabah, akşam eleştirdiğiniz iktidarın yerine gelmek hayaliyle yaşadığınız retoriği içerisinde, hadi milletvekili, parti mensubu yollamadınız, Avrupa'da ve Amerika'da bulunan resmi temsilcilikleriniz yoluyla bir hareket yapmadınız, konuyu Sosyalist Enternasyonele taşımadınız, bir bildiri dahi yayınlamadınız.
SON NOT: Başarılı stratejiyi de şöyle özetlemek mümkün. Ayak parmağımıza kıymık batsa, bacağımız kökünden kopmuş gibi bağırmak, çağırmak, yaygara koparmak. Etik olmayabilir. Ama Post-truth dünyada oyunun kuralı bu.